Bizi takip edin

Kayıt defteri

‘Emir kulu’ olmak… Nereye kadar?

->

-> 385

Hep öyle demişlerdi değil mi? Nürnberg mahkemelerinde yargılanan en azılı SS’ler de, Saygon zindanlarının gaddar yöneticileri de, Srebrenitsa’nın kasapları da hep aynı şeyi demişlerdi: “Biz emirleri yerine getirdik. Asker olarak başka bir seçeneğimiz yoktu ki!”

Tarih her seferinde tekrarlanıyor ve kaç kez tekrarlanırsa tekrarlansın hep aynı sözlerle karşılaşıyoruz. Ama hiç kimse, bütün o korkunç işleri yaparken nasıl da zevkten dört köşe olduğunu anlatmıyor bize. Topu yukarı atıyor herkes ve zalimlik yine de zalimlik olarak kalıyor.

Ebu Gureyb zindanının ‘korkunç yenge’si er Lynndie England tam böyle söylemedi gerçi. “Neden pişman olacakmışım ki. Onlar bizim düşmanlarımızdı” diye çemkirdi bir ara; sonra “Eh, olgun değildim o zamanlar” demelere getirdi lafı ve sonra da aslında üstü olan Graner’ın aklına uyduğunu filan söyledi.
21 yaşında genç bir kadındı o zamanlar England. Batı Virginia eyaletinin küçük bir kasabası olan Keyser’de yaşarken, daha iyi bir maaş için orduya yazıldıktan sonra, Ekim 2003’te Irak’a gönderilmiş ve Ebu Gureyb Cezaevi’nde göreve başlamıştı. Sıradan bir hikâyeydi onunkisi yani; o fotoğraflar bütün dünyayı kaplamamış olsaydı öyle kalmaya da devam edecekti.

Saddam’ın zindanıydı

Şüphesiz Ebu Gureyb, çok önceleri, Saddam Hüseyin zamanında işkenceleriyle ünlü bir hapishaneydi. Adını Bağdat’ın Batı’da Ürdün yolu üzerindeki bir banliyöden alan ve 1960’larda kurulan hapishanede sadece 15 bin yatak bulunduğu halde, kalan mahkûmların sayısı zaman zaman 50 bine ulaşıyordu. Saddam iktidarı sırasında burada binlerce mahkûm idam edilmişti.

Amerikan işgalinden sonra ise Ebu Gureyb, restore edilerek Ağustos 2003’te askerî hapishane olarak yeniden açıldı. Bu arada, Irak’taki askerî hapishanelerin esir sayısı, direnişin sertleşmesine paralel olarak artmaya başlamıştı. Aralarında kadınlar ve çocukların da bulunduğu Ebu Gureyb hapishanesindeki esir sayısı 2003 sonlarında 7 bine ulaşmıştı. Cezaevi aynı zamanda bir sorgu ve işkence merkeziydi.

Fotoğraflar paylaşılınca…

Skandalın ortaya çıkması ise vicdanı rahatsız olan askerî polislerden birinin Ordu Suç Araştırma Bölümü’ne Ebu Gureyb’de çekilmiş fotoğrafları vermesiyle başladı. Fotoğraflarda her şey çok açıktı. Bu konuda görevlendirilen Tümgeneral Antonio Taguba’nın raporu ise korkunçtu. 53 sayfalık raporda, yüzlerce çeşit işkence sayılıyordu ve bunların arasında tecavüz, köpekli işkence, çırılçıplak soyulmuş tutsakları cinsel ilişkiye zorlama gibi şeyler de vardı. Tugay Komutanı Karpinski görevinden alınırken, aralarında ‘Tasma meraklısı’ England’ın da bulunduğu alt düzeyden bazı askerler hakkında soruşturma başlatıldı. Tam bu aralarda görüntüleri ele geçiren gazeteci Seymour Hersh, Taguba Raporu’nu da yayınlayınca, artık işin kaçacak tarafı kalmamıştı.

Münferit vakalar…

Beklendiği gibi Başkan Bush, bunun “bir avuç kişinin yaptığı şeyler” olduğunu söyledi. Savunma Bakanı Rumsfeld de bunun istisnaî bir durum olduğunu iddia etti. Ama artık ortada ‘hatıra’ olarak çekilmiş binlerce fotoğraf ve video vardı ve durum hiç de öyle ‘istisnai’ görünmüyordu.

Sonra, bazı cezalar verildi tabii. Köpek tasması takılmış Iraklı tutukluyla çektirdiği fotoğraflarla skandalın sembolü haline gelen England, 3 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. Onun üstü olan Charles Graner ise 10 yıl ceza aldı. Ve diğer bazı küçük rütbeliler… England, yargıcın, tutukluları tasmayla taşımanın meşru bir yol olup olmadığı sorusuna karşılık, “Öyle olduğunu düşündüm. Çünkü Graner eski bir gardiyandı. Bu konuda bilgiliydi’’ dedi.

Sıkılmış bir limon gibi…

Bu arada, England’ın, aslında bir başkasıyla evli olan Graner’dan bir bebeği olmuştu, işkence seansları arasında boş vakitleri de oluyordu elbette. Şimdiyse, kendi kasabasında, yorgun ve yılgın bir kadın olarak ağır işlerde hayatını kazanıyor ve çocuğunu büyütüyor. Kullanılıp atılmış bir aptal olarak görüyor kendisini.

Tabii ki, yargılamalar onbaşı rütbesinin üstüne hiç çıkmadı. Bush ve Rumsfeld, hamisi oldukları işkencecilerin yaptıklarından ötürü hiç yargılanmadılar. “Masum bile olsalar, 15 bin sivili tutuyor olmamız umurumda değil. Savaşı kazanıyoruz” diyen Tümgeneral Walter Wodjakowski de, cezaevi komutanı Janis Karpinski de hiç yargılanmadı. Geriye her zamanki gibi insanlık utancı olan ‘hatıra’ fotoğrafları ve kullanılıp kenara atılmış üç beş alt rütbelinin berbat hayatları kaldı.

Ve bir kez daha “emir kulu” olmanın aslında hiçbir şeyi kurtarmadığı ve aklamadığı görüldü. Başkalarının hayatını mahvedenlerin aslında kendi hayatlarını mahvettiği de yeniden kanıtlandı. Anlamak ve öğrenmek isteyenler için…